31 Mart 2012 Cumartesi

Dünyanın merkezi kabe

Hac ibadeti, milyonlarca müslümanı kutsal topraklarda buluşturdu. Peki, müslümanların kıblesi Kabe ne zaman kim tarafından ve hangi amaçla yapıldı, bugünlere nasıl geldi?

ES-LEBBEYYKK.. ALLAHÜMME LEBBEYK..

Ali İmran Suresi 96. Şüphesiz insanlar(ın ibadet ve ziyareti) için kurulan çok mübarek ve âlemlere hidayet kaynağı olan ilk ev (ilk mâbed), Mekke’deki (Kâbe’)dir.

Resim 86 http://www.resimcity.com/data/media/106/kabe_2.jpg

Resim 87 http://www.haksever.net/resim_upload/10/uploads/2098524273.jpg

İlk fotoğraflardan.

kabefotokl.jpg

Resim 88 http://img101.imageshack.us/img101/5488/12om1lc2.jpg

Kabe...
Allah'ın evi... Müslümanların kıblesi, İslam'ın birlik simgesi

Kutsal belde Mekke, yine mü'minlerle dolup taşıyor.
Ve Allah'ın evi her yıl olduğu gibi milyonlarca müslüman tarafından tavaf ediliyor...

Peki, Kabe'yi kim ne zaman yaptı, bugüne nasıl geldi?
Kabe müslümanlar için ne ifade ediyor?



Kabe'nin ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı konusunda ihtilaf var.
Bazı kaynaklar Hz. Adem'e kadar dayandırıyor.
Ancak Kabe'nin Hz. İbrahim tarafından yeniden inşa edildiğini Kur'an haber veriyor.

'Kabe'yi imar et' emrini alan Hz. İbrahim, yıkıntıların arasından Allah'ın evini yeniden yükseltti. Ancak bugünkü Kabe, Hz. İbrahim tarafından inşa edilen yapı değil.
Kabe, aradan geçen bin yıllar içerisinde defalarca hasar gördü, zamana yenik düştü, harab olan duvarları yeniden örüldü.

Beytullah, bir çok kez sel baskınlarına da uğradı.
Mekke'nin yamaçlarından kopup gelen sel, Kabeyi sular altında bıraktı.

Osmanlı döneminde Kâbe’nin hizmetine özel önem verildi.
Osmanlı Padişahları bu kutsal mekana karşı duygularını, kendilerine 'Haadimül Harameyn' yani 'Mekke ve Medine'nin hizmetçisi' diyerek gösterdi.

Kabe ve çevresi bugünkü şeklini son 30 yılda aldı.
Sürekli genişleyen Mescid-i Haram'da, Osmanlı'dan kalma revaklar, varlığını sürdürüyor.

Kabe, tarih boyunca inananlar için çekim merkezi oldu. İslam'dan önce de Allah'ın birliğine inananlar, bu kutsal yapıyı ziyaret ediyorlardı.

Ancak Kâbe, zamanla amacından saptırıldı. Mekke müşrikleri, Allah'ın evini putlarla doldurdu. Bu durum, Hz. Muhammed Kâbe’yi putlardan temizleyinceye kadar sürdü.

Kabe, İslam'la birlikte gerçek anlamına yeniden kavuştu. Ondört asırdır her yıl milyonlarca mü'min en uzak diyarlardan gelip bu kutsal mekânda buluşturdu.
Kimi zaman deve sırtında kimi zaman yaya yol aldılar, aylar süren meşakketli bir yolculuğa katlandılar.

Hac ibadeti milyonlarca müslümanı Kâbe’nin etrafında birleştirmeye devam ediyor. Her ırktan, her dilden mü'minler, Kabe'nin yol göstericiliğinde tek bir ilaha yöneliyor. Kâbe’nin etrafında dönüyorlar ama aslında bu, Allah'a dönüşü ifade ediyor.

Mekke? nin dünyanın merkezi olduğu ispatlandı

Mekkenin dünyanın merkezi olduğunun ispatlanmasının ardından İslam âlimleri Dohada toplandı. Âlimler, Greenwich saati yerine Mekke saati kullanılması çağrısında bulundu.



Jeoloji ve İslam Hukuku konusunda uzman Müslüman ilim adamları, önceki gün Katarın başkenti Dohada düzenlenen Dünyanın Merkezi Mekke Adlı konferansta bir araya geldi. İlim adamları, dünya saat ayarlamasında ölçü alınan ve Greenwich olarak bilinen saat dilimi yerine Mekke saat diliminin ölçü olarak alınmasını talep etti. Bilindiği gibi Mekke-i Mükerremenin dünyanın merkezi olduğunu savunan teori yakın zamanda yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştı.

Katılımcılar, Greenwich saati (GMT = Greenwich Mean Time) yerine Mekke saatinin esas alınarak ortak İslami bir saat diliminin oluşturulması çağrısında bulundu. Çünkü Mekke saati dünyanın her yerinden kıble yönünü belirliyor, akrepleri klasik saatlerin aksine Kâbe-i Şerif etrafında yapılan tavaf hareketleri gibi soldan sağa doğru dönmektedir.

Bir gün süren konferansa Prof. Dr. Yusuf el-Karadavinin yanı sıra Kuran ve Sünnetin bilimsel mucizeliği üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan, İngiltere Galler Üniversitesi nde jeoloji dersleri veren Mısırlı bilim adamı Prof. Dr. Zağlul en-Naccar, Mekke saatinin mucidi Mühendis Yasin eş-Şuk gibi konusunda uzman birçok ilim adamı katıldı.



El Karadavi, İslam Hukuku, geometri, astronomi ve hukuk alanında uzman kişilerin Mekke nin neden dünyanın merkezi seçildiği ve Allahü Tealanın Beytül Haramı neden Müslümanlara kıble olarak tayin ettiğine dair yürüttükleri çaba ve araştırmalara ilişkin takdirlerini ifade etti.

Aynı zamanda Dünya Müslüman Âlimler Birliği Başkanlığını da yürüten Yusuf el-Karadavi Müslümanların kıblesinin muazzamlığını pekiştirmek için yapılan bilimsel araştırma ve ulaşılan neticeleri takdirle karşılıyoruz Dedi. El Karadavi Mekkenin Dünyanın merkezini oluşturduğu teorisinin ispatlanması İslami kimliğin pekiştirilmesi ve tespit edilmesidir, ayrıca Müslümanın diniyle, ümmetiyle ve medeniyetiyle gurur duygusunu pekiştirecektir Diye konuştu.



Diğer din ve medeniyetlerin aksine İslam Da din ile bilim arasında bir çatışma yoktur diyen el-Karadavi bununla ilgili Kuran-ı Kerimden Yüce Allahın (cc) şu buyruklarını kanıt olarak gösterdi: de ki; Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin Eğer doğru söylüyorsanız bana ilme dayalı bir biçimde haber verin,Yanınızda bize çıkaracağınız bir ilminiz var mı.

DÜNYANIN MERKEZİ MEKKE

Öte yandan Prof. Dr. Zağlul en-Neccar, Mekke nin dünyanın tam merkezinde yer aldığını artık bilimsel ispattan sonra şek götürmez bir gerçektir Dedi. Neccar, bunun delilinin de Prof. Dr. Hüseyin Kemaleddinin dünyanın başlıca şehirlerinden kıble yönünü belirlemeye çalışırken Mekke-i Mükerreme nin yerküreyi oluşturan yedi kıtanın hepsinin etrafından geçen bir dairenin tam ortasında yer aldığını ispatlamasını gösterdi.

Şekil 23 http://www.dunyabulteni.net/images/news/38652.jpg



En Neccar Mekke-i Mükerremeyle aynı meridyen çizgisi üzerinde yer alan yerler pusulada manyetik iğnenin belirlediği manyetik kuzeyle kutup yıldızının belirlediği gerçek kuzeyle uyumlu olduğunu söyledi.

Ünlü jeolog Mekke-i Mükkereme nin meridyen çizgisinde her hangi manyetik bir sapma bulunmamakta. Hâlbuki aralarında Greenwichİn de bulunduğu diğer tüm meridyen çizgilerinde manyetik bir sapma var. Hatta Greenwich meridyeninde batı yönünde 5,8 derecelik manyetik bir sapma olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır Dedi.

En Neccar İngilizlerin, gölgesi ve izleri halen sürmekte olan Britanya Sömürgeciliği döneminde Greenwich meridyenini bir saat ölçüsü olarak dünyaya zorla dayattığına işaret etti.

RAKAMLARLA MERKEZİ İSPATLADI

Bu arada, Kahire Üniversitesi? nde mimarlık dersleri veren, Uluslararası Kuran ve Sünnet? te Bilimsel Mucize Kurulu Üyesi Prof. Dr. Yahya Veziri konferansta sunduğu araştırmada bilgisayar yardımıyla dünyanın önde gelen şehirlerinden Mekke-i Mükerreme için çok hassas yön tayinleri yaparak farklı dünya kıtaları arasındaki mesafeye bakılırsa Mekke? nin tam ortada yer aldığı görüldüğünün rakamlarla ispatlandığını açıkladı.



Mısır Hulvan da bulunan Ulusal Astronomik ve Jeofizik Araştırmalar Enstitüsü Nükleer Patlamalar Merkezi Başkanı sismolog Prof. Dr. Ahmed Ali Bedevi ise deprem riski açısından Mekkeyle ilgili yaptığı araştırmada Mekkenin kendine özgü jeolojik bir yapısı olduğunu ve ilahi bir koruma görevi gören sağlam sıradağlar içerisindeki eşsiz konumundan dolayı tarihte bu kutsal kentin depremlere maruz kaldığının çok nadir olduğunu söyledi.


MEKKE SAATİNE RAĞBET ARTACAK

Konferans esnasında Filistin asıllı Fransız vatandaşı Yasin eş-Şuk kendi icadı olan Mekke saatini katılımcılara tanıttı. Saat pratik olarak dünyanın merkezinin Mekke olduğunu ve Greenwich yerine Mekkenin dünya saat ölçüsü olarak alınmasının daha doğru olacağını gösterdi. Araştırmacıya göre yeni saatin tasarımı Dünya Saat Merkezi olarak Mekkenin dikkate alınmasına yardımcı oluyor.

Eş Şuk icat ettiği saatin dünyanın her yerinden kıbleyi tespit edebildiğini akreplerinin gezegenler ve diğer cisimlerin evrende güneş etrafında hareket ettiği ve insan vücudunda kan dolaşımının hareketi gibi solda sağa hareket ettiğini ifade etti.

Eş Şuk dünyanın değişik yerlerinde ikamet eden ya da buralarda yolculuk eden Müslümanların bulundukları yerlerde kıbleyi tespit etmekte yaşadıkları zorlukları gördükten sonra söz konusu saati icat etmeye karar verdiğini belirtti. Bunun için dünyanın merkezinin Mekke olduğunu kabul eden eski âlimlerin görüşlerine başvurduğunu bu esnada en modern topografik haritalardan, fiziki haritalardan ve Mekke-i Mükerremin haritalarından yararlandığını söyledi.

Öte yandan Suudi Arabistan Krallığı yeni saati Mekke-i Mükerremenin bir kulesine koymayı planladığını söyledi. Son bilimsel ispat ile birlikte Mekke Saatinin dünya genelinde büyük rağbet göreceği belirtiliyor.

Haber Merkezi / TİMETURK Salı 22.04.2008

Bütün bunlardan incelediğimiz tüm konulardan anlıyoruz ki biz ve yeryüzü başıboş değil sadece verilen süre içinde herkes kendi yaşamını sürdürüp şükrünü yapmalı ve bolca zikretmeliyiz. Bizler belki 50-100 yıl ağaçlar 1000-2000 bin yıl çeşitli canlılar onlarca yada yüzlerce sene dağlar milyonlarca sene kayalar milyarlarca sene ömür sürecek ama hepimiz vakti bilinen zamanda bu dünyadaki süremizi dolduracağız ve hesap günü için toplanacağız. Vakit geldiğinde iyi amalellerimizin ağır basması için inşallah şimdiden hayırlı amaller işleyerek o güne hazırlanıyoruzdur. Ve Yüce Allah’ın bize vermiş olduğu Kur’an’ı kerimden yeterince faydalanıyoruzdur inşallah. Arapça bilmiyorum demek çözüm değil. Çok değerli bilim adamlarının hazırlamış olduğu değerli mealler var alıp okumalıyız ve aradığımız cevapları orada bulmalıyız bulacaksınızda inşallah. İnanın her okuma da sürekli insan yeni şeyler görüyor. Ve yeni yeni bilgileri gerçek kaynağından öğreniyor. Ayrıca Müslümanların bugüne kadar olan mücadelelerini fasıklara karşı vermiş oldukları mücadeleleri okuyarak, peygamber efendimizin yaşantısı ve diğer peygamberlerinde hayatlarını yine kuranda okuyarak öğrenebiliyoruz.Hayatın her alanından bilgi edinebileceğimiz çok çeşitli örneklerin olduğu sonsuz bir kaynak ve de garanti edebileceğim tek kaynak sonsuza kadar değişmeyen doğru bilgilerin olduğu. Çünkü koruyucusu yüce ALLAH.

OKSİJENSİZ ZAMANLARDA

Atlas, Carnegie Enstitüsü ve Washington Üniversitesi'nden bilim insanlarına dünyanın erken dönem tarihini sordu. Son araştırmalar dünyanın sanılandan daha hızlı soğuduğunu ve oksijenli atmosferin daha erken oluştuğunu gösteriyor. Avustralya'nın batısındaki Jack Hills'te bulunan kırmızı kayalar minik zaman kapsüllerini barındırıyor. Bu kayalar 4.4 milyar yıl öncesinden kalan 'zirkon' mineralleri içeriyor. Bu mineraller yaklaşık 4.6 milyar yaşında olduğu sanılan Dünya'mızın, önceleri nasıl bir yer olduğuna dair şaşırtıcı bilgiler veriyor. Bazı araştırmacılar, zirkonlardan elde ettikleri verilere dayanarak Dünya'nın, doğuşunun ardından hızla soğuduğunu, kıtasal kabukların, okyanusların kısa bir süre içinde oluştuğunu düşünüyor. Erimiş taşlar, kaynayan mineraller, metaller, yoğun göktaşı yağmurları, aşırı sıcak... Dünya'nın ilk yarım milyar yılında çok şiddetli koşulların olduğu doğru mu acaba?
Kısa bir süre önce, Rensselaer Polytechnic Enstitüsü'nden ve Avustralya Ulusal Üniversitesi'nden araştırmacılar, zirkonları inceleyerek Güneş Sistemi'nin oluşumundan sonraki 200 milyon yıl içinde günümüzdekine benzer okyanuslar ve kıtasal kabuk olduğunu gösteren kanıtlar buldu. Araştırma grubundan yerbilimci Profesör Mark Harrison, 'Hadeyan' dönemi adı verilen ilk dönemin kaotik olamayacağını gösteren bulgular elde ettiklerini söylüyor. Çalışmaları, Science dergisinde yayımlanan Colorado Üniversitesi'nden Stephen Mojzsis ve ekibi de, Jack Hills'deki eski zirkon kristallerindeki hafniyum elementini analiz ederek benzer sonuçlara ulaştı. Yerbilim uzmanı Dr. Stephen Mojzsis 'Şimdiki görüşümüz, Dünya'nın atmosferinin, yerkabuğunun ve okyanuslarının ilk zamanlarda yerli yerinde olduğu ve yaşanabilir bir gezegenin hızla kurulduğu yönünde' diyor.
'Soğuk Dünya' teorisi gündeme gelmeden önce volkanik patlamaların, depremlerin sıkça görüldüğü, sürekli göktaşı bombardımanının olduğu bir Hadeyan dönemi hayal ediliyordu. NASA Astrobiyoloji Enstitüsü'nden David Morrison, gökcisimlerinin ağır bombardımanını gösteren Hadeyan dönemine ilişkin resimlerin gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Bilim insanı, verilere dayanılarak yapılan tahminlere göre, tepenin üstünden gözlem yapacak birisinin tüm hayatı boyunca birden fazla çarpışma görmeyeceğini de belirtiyor. Artık birçok bilim insanı Soğuk Dünya teorisini savunuyor ama bu teoriye karşı çıkanlar da var. Sözgelimi, çalışması yaklaşık iki ay önce yayımlanan Victoria Üniversitesi'nden Laurence Coogan, zirkonlardan elde edilen verileri yeterli bulmuyor. Ancak şunu da belirtelim ki, Stanford Üniversitesi'nden jeofizikçi Norm Sleep, Coogan'ın görüşüne katılmayarak araştırma sonuçlarına alternatif bir açıklama getiriyor.

OKSİJEN NE ZAMANDIR VAR?

Dünya tarihi boyunca atmosferdeki oksijen yoğunluğunun nasıl değiştiği, uzunca bir süreden beri yerbilimcilerin ilgisini çeken bir konu. Birkaç ay önce, Penn State Üniversitesi Astrobiyoloji Araştırma Merkezi'nin yöneticisi, yerbilimci Profesör Hiroshi Ohmoto'nun başkanlığındaki bir ekip 2.4 milyar yıl öncesine kadar atmosferde hemen hemen hiç oksijen olmadığını savunan teoriyi tartışmaya açtı. Çalışmaları ağustos ayı sonunda Nature dergisinde yayımlanan Ohmoto ve ekibi, Avustralya'nın batısındaki Pilbara bölgesinde bulunan çok eski kayalardaki kükürt izotoplarını inceledi ve şu sonuca vardı: Atmosfer 3 milyar, hatta belki de 3.8 milyar yıl önce de yüksek miktarda oksijen içermiş olabilir.
Fotosentez yapan siyanobakterilerin oksijensiz atmosferi oksijence zengin hale getirdiği kabul ediliyor. Bir süre önce Washington Üniversitesi'nden biyolog Carrine Blank, genetik analizler yaparak siyanobakterilerin en fazla 2.3 milyar yıl önce ortaya çıkmış olabileceği fikrini ileri sürmüştü. Blank, bugün de aynı görüşü savunmaya devam ediyor. Peki ama eğer Blank haklıysa, siyanobakteriler 2.3 milyar yıl önce ortaya çıkmışsa, bu tarihten önce de atmosferde var olduğu düşünülen yüksek miktardaki oksijenin kaynağı ne olabilir? Bu soruyu Carrine Blank'a da yönelttik ve şu yanıtı aldık: 'Açıkçası, Dünya'nın ilk zamanlarına ilişkin anlamadığımız birçok şey var. Bu, mümkün olduğu kadar çok bilgi kullanılarak çözülmesi gereken zor bir bulmaca. Henüz parçaların nasıl birbirine geçtiğini ve resmin son halinin nasıl olacağını bilmiyoruz. Bu arada, parçaları nasıl yorumlamamız ve nasıl bir araya getirmemiz gerektiği konusunda uyuşmazlıklar da oluyor.' [1] Atlas dergisi Kasım 2006 / Sayı 164

Yukarıda belirtilen en eski kaya yaşları hakkında farklı rakamlar bulunmakta şu anda bilim dünyası iki rakam üzerinde daha çok durmakta 4.28 milyar yıl ve 4.4-4.5 milyar yıllık kayaçlar. Tabi birde oksijenin atmosferde birikmesi ile ilgili bir fikir ayrılığı var.

Fakat son çalışmalar ve ağırlık kazanan görüş 3.5 milyar yıldır oksijen üretilmekte fakat oksijenin atmosferde birikmeye başlaması 2.5 milyar yıl önceye dayandığı fikri şu an daha önde. Tabiki en doğrusunu yüce Allah bilir. Biz bilim adamlarının ve bu konuda yapılan son araştırmaların sonuçlarını sizlere aktarıyoruz.Bu bilgiler makaleler ve yayınlar olarak saygın kuruluşlarda yayımlanmış bilgilerdir.

Görülüyor ki dünyamızın katı kabuğunun oluşması çok erken başlamıştır. Henüz dünyanın gaz halinden katı bir kütleye sahip olmadığı o ilk anlardan kısa sayılabilecek bir sürede (150-290 milyon yıl) soğumayla yer kabuğu oluşumları başlamıştır. Son tespit edilen kanada’nın hudson körfezi kıyılarındaki pembemsi kayalarda yapılan yaş tespitiyle bu anlaşılmıştır. İlk katı oluşumlar yerkabuğu oluşumları 4.28 milyar yıl önce başlamıştır. Bundan yaklaşık olarak 780 milyon yıl sonrada yani günümüzden 3,5 milyar yıl öncede ilk canlı fosilleri olan tek hücrelilerin fosillerine rastlanmaktadır.

Bilinen en eski tek hücreli fosil 3,5 milyar yıllıktır. “Avustralya’nın Marble Bar kenti yakınlarındaki 10 km’lik bir alana yayılan Pilbara kayalıkları ilginç görünümüyle dikkat çekiyor. Bu tip fosilleşmiş canlı kalıntılarından oluşan kayalara ‘stromatolit’ adı veriliyor. Stromatolitler, bakterilerin çıkardığı karbondiyoksitle çamur tortularının katman katman birikmesinden oluşuyor. Bu teze göre, Batı Avustralya’daki söz konusu 3.4 milyar yıllık kayalar Dünya’daki mikrobiyolojik yaşama en eski kanıdı teşkil ediyor.” En eski fotosentez bitkisinin yaşı ise 2,2 milyar yıldır. İlk omurgasız canlı 0,6 milyar yıl önce prekambrien sonu kambrien başında ortaya çıkmıştır. İlk iskeletli balıklar 0.35 milyar yıl, ilk sürüngenler 0.25 milyar yıl, ilk kuş fosilleri0.15 milyar yıl yaşlıdır. Memeli fosiller ise ilk olarak anacak 70 milyon yıl önce görülmektedir.



DÜNYAMIZA SU NEREDEN GELDİ.

4.5 milyar yıl önce okyanuslar yoktu. Su olmadan hayat da olamazdı. Fakat su nereden gelmişti. Güneş sistemi çok sıcaktı. Ve bütün gezegenler bu yüksek sıcaklıkta su barındıramazdı. Su güneş sisteminin dışından gelmesi gerekirdi. Bu soruya cevap aranırken 18 Ocak 2000 yılında bir meteor dünyaya çarpıyor ve cevabı da bu meteorda buluyoruz. Şekil 3.

meteor

Şekil 2 Dünyaya düşen meteorun temsili resmi. images.habervitrini.com/.../69mb25meteor.jpg

Meteor British Columbia Tagish gölüne düşüyor. Göl buzlarla kaplı olduğu için meteor dağılmadan kalabildi. Bu iyi korunmuş meteoru inceleyen Dr.Michael Zolensky (nasa) meteorun %20 sini suyun teşkil ettiğini görüyor. Resim 3. Meteorun kilimsi bir maddeden olduğunu tespit ediyor. Yapılan yörünge hesapları ile meteorun astreoid kuşağının dışından gelmiş olduğu bulunuyor. Dünyanın ilk zamanlarında da oluşan bu meteor yağmurları bu şekilde dünyanın ilk suya kavuşmasına vesile olmuşlar. Çarpan meteorlar suyun açığa çıkmasına sebep olmuşlar. Meteorların yörüngelerinden çıkıp dünyaya yönelmeleri ise dev gezegen jupiterin çekim gücü ile olduğu sanılmakta. Suyun dünyanın oluşum safhalarında sanıldığından da erken oluştuğu anlaşılıyor.

tagish_lake_1

Resim 2 http://calgary.rasc.ca/photos/tagish_lake_1.jpg

Resim 3 Dr.Michael Zolensky (nasa) meteorun %20 sini suyun teşkil ettiğini görüyor

tagish_lake_4

Dr.Stephan Mojzis –University of Colorado. Dünyadaki en eski kaya parçalarını alıp toz haline getirdi ve içinde zirkon parçaları buldu. İyon bir mikro sonda kullanarak zirconların içindeki O2 ni ölçtü.

Kristallerin belli bir kayaç türünde meydana geldiğini buldu. Ve bu kayaçta sadece su olunca oluşan bir kayaç türü idi. Zirconların olduğu dönemde suyun olduğu kanıtlanmıştı. Bu zirkon içeren kayaçların bazıları yaklaşık 4,5 milyar yıl yaşında idi. Bundan önce ilan edilen en eski kaya 4.28 milyar yıl idi. Bu ise dünyanın oluşumu başladığından 150 milyon yıl sonra suya kavuştuğunu ispatlıyordu. Bu dönem denizler hidro termal oluşumlarla bolca demir ihtiva ediyordu. Bu aşamada yerkabuğunun sıcaklığı 100 C0 cıvarı idi atmosfer ise çok kalın ve oksijen yoktu. Atmosfer oksijen, nitrojen ve karbondioksitten oluşuyordu. Oluşumun başayalı 500 milyon yıl olmuştu okyanuslar oluşmuştu. Dünya soğumaya başlamıştı. Ama hala oksijen yoktu.

DÜNYANIN EN ESKİ FOSİLLERİ STROMATOLİTLER 3,5 MİLYAR YIL YAŞINDA.

Bu konuyu araştıran bilim adamlarından biride Dr.Martin Van Kranendonk –Geolocical Survet Of Western Avustralyanın batı kıyılarında bulunan shark bay gelerek burada stromatolit adı verilen kayaları inceledi. Resim 4.

300px-Stromatolites_in_Sharkbay

Resim 4 upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thu

Bu kayalar son buzul çağından beri burada bulunmaktaydılar. Bu tip fosilleşmiş canlı kalıntılarından oluşan kayalara ‘stromatolit’ adı veriliyor. Üzerlerinde yeşil mavi renkli bakteriler yaşamaktaydı. Resim 5.

http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/KambrOncesi/stromatolites%20fosili2.jpg

Resim 5 http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/KambrOncesi/stromatolites%20fosili2.jpg

Bu canlılar fotosentez yapmaktaydılar. Güneş enerjisi ile CO2 di O2 ne çeviriyorlardı. Stromatolitler, siyanobakteriler çıkardığı karbondiyoksitle çamur tortularının katman katman birikmesinden oluşuyor. Dünyayı yaşanabilecek bir alana dönüştürüyorlardı. Bu teze göre, Batı Avustralya’daki söz konusu 3,4 milyar yıllık kayalar Dünya’daki mikrobiyolojik yaşama en eski kanıtı teşkil ediyor. Stromatolit bir milyar yı oksijen üretmişler ama dünya atmosferinde yinede oksijen birikmemiş. Bu oksijen deniz suyundaki demir le reaksiyona girerek demir oksiti oluşturmuş demir oksit pas tortuları halinde deniz tabanında birikmeye başlamış.

Siyanobakterilerin oluşturduğu organo-sedimanter yapılardır.

strombig

Günümüzde, taban koşulları otobur veya oyucu bentik invertebratların (omurgasızların) yaşamasına uygun olmayan tatlı-su, acı-su ve sığ denizel ortamlarda oluşabilirler

3.5 milyar yıl önce…..Atmosferin mimarları: CYANOBACTERIA

Siyanobakteriler fotosentez yaparak CO2 tüketip O2 ürettiler…

Bu sayede önce denizlerde sonra atmosferde oksijen birikmeye başladı

Ve deniz tabanında demir katmanları oluşmaya başlamış.

800px-Black-band_ironstone_%28aka%29

Resim 6 1.bp.blogspot.com/_PjMVCKQDVg0/SsAxa60Xb1I/AA...

Bu sürecin sonunda artık oksijen atmosferde birikmeye başlamış. Oksijenin havada birikmesi 2,5 milyar yıl devam etmiş ve halende devam etmektedir. Günümüzden 500 milyon yıl öncesinde oksijen miktarı hayvanlarında yaşayabileceği seviyelere ulaşmıştır.

Bilim ekibinden NASA Astrobiyoloji Enstitüsü uzmanı Bruce Runnegar, kayaların mikropların salgılarından oluştuğunun altını çizerek şunları söylüyor: “Bu kayalar yeryüzündeki en eski yaşam kalıntısı diyebiliriz, zira bunlar salt jeolojik etkenlerin yaratabileceğinin ötesinde karmaşık yapılar.”

Dünyamızın ilk zamanlarının bu şekilde ceryan ettiğini sanıyoruz. Elbetteki en doğrusunu ancak yaratan bilir. Ona sığınıyoruz ve ona şükrediyoruz bilerek ve bilmeyerek faydalandığımız tüm nimetleri için.

Yerküre

Nasıl oldu da bugünkü halini aldı yeryüzü hangi safhaları geçirdi. Bunları sırasıyla incelemeden önce yerküre ile ilgili bazı fiziki bilgiler verelim.

Yerin toplam yüzölçümü

510 milyon km2

Okyanus ve denizler

361 milyon km2

Karalar

149 milyon km2

Yerin ekvator yarıçapı

6378 km.

Yerin kutuplar yarıçapı

6356 km.

Ekvatorun çevresi

40076 km.

Kutupların çevresi

40009 km.

Hacmi

1.083.320.000 km3

Yerin ortalama yoğunluğu

5.5 gr cm3

Yerin ağırlığı

6*10 24 kg

Ortalama kara yüksekliği

0.623 km

Ortalama okyanus derinliği

3.8 km

Yerin basıklık oranı

1/297

Yerin eksen eğikliği

23 derece 27 dakika

Yerin yaşı

4.5-5 milyar yıl.

Tablo 1: .Genel Fiziki Coğrafya Prof.Dr. Akif AKKUŞ. 2007 Şubat 2.baskı sayfa18

2.Jeofiziğe giriş Prof.Dr. O.Metin İLKIŞIK. İ.ü. jeo. Fiz.Böl İstanbul 1996 s.19

http://www.astrofotograf.com/data/media/4/dunya_asya.jpg

Resim 1 Dünyamızın uzaydan görünüşü. www.mailce.com/wp-content/uploads/dunya6.jpg

Dünyamız tam bir küre olmasada küre yakın yuvarlaklıktadır. Ekvator çapı 12756 km. Kutuplar çapı ise 12712 km dir. Şekil 2 Dünya bize içmemiz için su yememiz için yiyecek, nefes alabilmemiz için hava sağlıyor. Yaklaşık 5 milyar yıl önce dünyamız yoktu. Dünya toz bulutları ve uzaydaki diğer parçaçıkların dönerek bir araya gelmesi ve gittikçe artan basınçla bir arada sıkışmaları ile oluşan sıcaklıkta ağır elementler dünyanın merkezine inmeye, hafif elementlerde yüzeye çıkarak bugünkü dünyamızın ilkel halini meydana getirdiler. Merkezdeki sıcaklık çok fazla idi çöken demir sıvı halde idi. Dönen dünyanın sıvı demir den oluşan çekirdeği manyetik bir alan yaratmıştı. Bu alan bizi güneş rüzgârlarından korumaya başladı. Dünya oluşmaya başladıktan takriben 50 milyon yıl sonra mars büyüklüğündeki bir gezegen dünyamıza çarptı.

Bu çarpışma sonrası dünyanın ve çarpan gezegenin bir kısmı uzaya toz ve parçacıkları halinde savruldu. Dünyanın çekim gücü ile parçacıklar ve tozlar dünyanın etrafında bir disk oluşturdular. Bu diskteki toz ve parçacıklar toplanarak bir araya gelerek Ayı oluşturdular. Geri kalan toz ve parçacıklar da dünyanın çekim gücü ile dünyanın kütlesine katıldılar. Çarpışmanın şiddeti o kadar fazla olmuş ki dünyanın ilkel kabuğu gaz haline gelmiş sonraki binlerce yıl erimeye devam etmiş. Ay da o zaman bugünkünden 15 kat daha yakınmış dünyaya. Prof.Robin Canup SOUTHWEST Resaerch İnstitute. Burada Süper bilgisayarlarda yapılan çalışmalarla bu sonuçlar elde edildi. Ayın şu anda dünyadan yılda 3,5 cm kadar uzaklaşma hızı var. Kambriyen öncesi (590 milyon yıl önce) uzaklaşması 2 cm /yıl idi gittikçe uzaklaşma hızı artmakta ayın.

impact_moon

http://blogs.sundaymercury.net/weirdscience/impact_moon.jpg

Çarpışma ve ayın oluşumu dünya üzerinde hayat olmasını mümkün kılmış. Çarpışma dünyanın eksenininde eğrilmesine neden olmuş. Bu eğiklik mevsimleri ortaya çıkarmış. Bu eğiklik dolayısıyla mevsimler yıl boyunca yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış. Yıl boyunca yenilenen bir hayat döngüsü oluşmaya başlamış. Med cezirde ayın oluşumu ile ortaya çıkmaya başlamıştır. Ay yakın olunca güçlü uzak olunca zayıf med cezir oluşmuştur.

G Ü N E Ş S İ S T E M İ ve D Ü N Y A N I N O L U Ş U M U

Dünyanın, bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmalara göre kesin olarak nasıl ve ne zaman oluştuğu belirlenememiştir. Fakat bu konuda birçok teori ve hipotezler ortaya atılmıştır. Öncelikle dünyamızında içinde bulunduğu güneş sistemini ve beraberinde dünyamızın oluşumuna kısaca bir bakalım.

big+bang

Yaklaşık 12-20 milyar yıl önce, küçük bir noktanın hızla genişleyerek patlamasıyla evren oluştu

BİG - BANG

Başlangıçta evrende sadece Hidrojen vardı. Hidrojenin yerel olarak yoğunlaşmasıyla milyarlarca aşırı yoğun Hidrojen küreleri oluştu. Bu kürelerde füzyon reaksiyonları başladı. 4 Hidrojen çekirdeği (protonlar) kaynaşarak Helyum çekirdeklerini (2 proton+2 nötron) oluşturdu.

Image11

Bu reaksiyonlar sonucunda yıldızlar doğdu.

star3

http://img267.imageshack.us/img267/4464/25047904lj4.png

Yıldız önce kırmızı bir dev oluşturacak şekilde genişledi

lores

http://www.cfa.harvard.edu/image_archive/2010/20/lores.jpg

Daha sonra, önce kendi içine doğru çöktü.takiben patladı.. ve bir süpernova oluşturdu. Bu süpernova içinde bütün elementler oluştu

file

http://cdn1.cnnturk.com/handlers/file.ashx?FileID=272890&Width=580&Height=0&BlackWhite=False

Bunlardan bugün en kabul görenlerinden birisine göre Dünyamız, nebula adı verilen kızgın gaz kütlesinin soğumasıyla oluşmuş bir gezegendir. [i]

Şekil 1 Mark A. Garlickspace-art.co.uk

pluto artık bir gezegen olarak kabul edilmiyor.

gunes

http://www.philosophicalmisadventures.com/images/solar_system.jpg

Yaratılışının ilk anlarında yeryüzü gaz ve ateş topu halindeydi. Şekil 1 Daha sonra bu gaz topu dönerek soğumaya başladı. Dış yüzeyi kabuk bağlamaya dünyamızın ilkel halini oluşturmaya başladı.

Yeryüzünde cehennemi koşullar hüküm sürmektey di likit kayaç okyanusları, kaynayan sülfür, patlayan volkanlar, kızgın lavlar, durmaksızın gökten yağan taş ve asteroidler. Yüzey soğudukça Volkanlardan çıkan gazlarla. Dünyaya çarpan, gaz ve buzdan oluşan kuyruklu yıldızlar sayesinde su buharı oluştu.

Karbon dioksit, su buharı, nitrojen ve kötü kokulu sülfür bileşiklerinden oluşan hava sıcak, yoğun ve tozluydu.

Bu dönemde dünyada yaşam yoktu. Su buharı atmosferin daha soğuk olan üst kesiminde yoğunlaşarak bulutları oluşturdu. Yerçekimi sayesinde tutulan atmosfer, büyük ölçüde gezegenin iç katmanlarından kaynaklanan gazların yanardağ etkinliği ile yüzeye çıkması sonucu oluşmakla birlikte, gezegenin tarihi boyunca dünya dışı kaynaklardan da beslenmiş ve etkilenmiştir.

wwr64

Su, sıcak yağmurlar halinde yer yüzüne indi, ancak yüzey çok sıcaktı, tekrar buharlaştı. Bu işlemler tekrar ettikçe yerkabuğu soğumaya başladı, kabuk soğudukça su buharları yoğunlaştı ve yağan yağmurlarla okyanuslar oluştu. İlgili ayeti tekrar hatırlayacak olursak.

Enbiya 30) İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri “olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

Ayetin de yerküre ve atmosferin bitişik olduğu ilk zamanlardan bahsetmekte. Yer ve gök ayrıldıktan sonra atmosfer ve yeryüzü oluşmaya başladı.

, Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce Gökler ve yer bitişikti atmosfer yoktu bulutlar yoktu dünyayı koruyan herhangi bir manyetik kalkan yoktu. Ateş topu biçimindeydi çekim gücü ile toplanan uzay tozları, parçacıklar ve irili ufaklı kayalar bir çekirdek oluşturuyordu. Dünya gezegeninin kütlesi arttıkça yerçekimi de arttı, daha küçük ve daha yoğun bir gövde oluşturacak şekilde sıkıştı. Sıkışma dünyanın merkezini ısıtmaya başladı, radyoaktif bozulmaların ürettiği ısının da ilavesiyle dünyanın iç kesimleri ergimeye başladı. Ergimiş haldeki Dünya’da Katmanlar yoktu .Elementlerin en ağırı olan demir damlacıklar halinde dünyanın merkezine doğru inip burada yoğunlaştı.. Çekirdek oluştu.

Bu reaksiyonlar ve oluşumlar sırasında bir miktar daha ısı ortaya çıktı. Artan çekim gücü yer kütlesini bir miktar daha sıkışmasına sebep oldu bu sıkışmada beraberin de ısı artışını sağladı. Hem uzaydan meteor bombardımanı hem de dünyanın kendi içindeki ağır elementlerin merkeze doğru hareketi yerin yapısında farklılaşmalara neden oldu. Farklılaşma devam ettikçe katmanlar oluşmaya başladı. Bu sırada bir de meteor bombardımanı devam ediyor. Cehenem i bir durum var. Ne bir toprak nede hava var. Yani yer ve gök yok tek bir madde var oda ergimiş kızmış kayalar. Yer ve gök bitişik bu durumda.

primeva

Fakat ayrılmaları oluşmaları öyle kolay şeyler değil ve milyarlarca yıl sürecek evrensel boyutlarda bir oluşma. Ve bir çok şeyin hassas dengelerle ve sırasıyla muntazaman oluşması lazım yoksa yer ve gök oluşamaz. Eğer çekim gücü oluşamazsa su buharı uzaya kaçar ve bulutlar oluşmaz yağmur yağmaz , okyanuslar karaların üzerinde durmaz. Su ve okyanuslar olmazsa karalar oluşamaz dünya ısısı yaşanabilecek seviyelere düşemezdi. Oksijen ve su olmazsa canlıların oluşması mümkün olmaz. Merkür gibi Venüs gibi bir gezegen olurdu dünya. Bu kadar büyük bir yaratılış ancak Allah’ın izniyle olurdu. Nitekim öyle oldu. Yaratan gönderdiği ayetin de yer ve gök bitişikken biz onları ayırdık diyor. İnsanoğlunun nankörlüğü burada da devam ediyor. Allah Teala bize soruyor.” olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? “ İnsanlar dünyanın yaratılışını sokakta yürüken yatarken yemek yerken veya yaşamlarının herhangi bir kesitinde düşünmezler. Çünkü dünya her şeyi le muntazam bir şekilde önlerine konulmuştur. Orda yerler içerler nefes alırlar dolaşırlar. Bütün bu nimetlere şükretmeyi düşünmezler. Sanki hiç hesap vermeyeceklermiş gibi yaşarlar. Ama sık sık yüce kitabımız kur’anda da söylendiği gibi düşünmezler mi, görmezler mi, akıl etmezler mi diye uyarılıyoruz. Ancak bize bir felaket isabet edene kadar bunları düşünmüyoruz. Bir deprem olduğunda yerin altının üstüne geldiğinde, kasırga evleri hurma kütükleri gibi atığında, seller yağmurlar her yeri sularla doldurduğunda,yanardağların kızgın lavları üzerimize geldiğinde kısa bir süre Yaratan akıllara gelir. Ama felaketler geçince tekrar unutulur. Bize verilen nimetlerin neler olduğunu unutmayalım . Bu nimetlerin nasıl oluştuğuna az da olsa kafa yoralım etrafımıza kör bakışlarla değil gören anlayan gözlerle bakalım. Dağların ovaların ağaçların nehirlerin korunmuş gök yüzü gibi sayamadığımız nice nimetlerin bizim için yaratıldığını unutmayalım.



KUR’AN-I KERİM’DEKİ

Dünya ve yer bilimleri.

Ben şahsen kuranın verdiği mesajları hep merak etmişimdir. Mealini uzun zaman önce okuduğumda şaşırmıştım. Çünkü duyduklarımızın çok fazlası vardı. Birçok konudan örnekleri ile bahsediyordu. Birkaç kez okuduktan sonra yine okusanız sanki ilk kez karşılaşıyorsunuz gibi başka bir konu dikkatinizi çekiyor. Hiç bir zaman her şeyi okudum anladım diyecek bir hale gelemiyorsunuz. En azından benim durumum böyle. Ve kuran büyük bir okyanus gibi hiç bitmiyor. Allah Teâlâ kullarının ihtiyacı olan her konuda yol gösteriyor örnekler veriyor.

Kuranı kerim Arapça inmesinin nedeni kanımca indiği topluluğun bu dili konuşması ve kâinatın efendisi yüce peygamberimizin (s.a.v) efendimizin bu coğrafya da doğup Arapça konuşması idi. Tabi ki en doğrusunu yüce Allah bilir. Fakat Kuranı kerim sadece indiği topluluğa değil tüm insanlığa yol göstermesi için indiğinden onun diğer dillere de çevrilip anlaşılması gerekir. Zaten bu şekilde de yapılmıştır. Arapça bilmeyen ya da yeteri kadar bilmeyen Müslümanlar okudukları ya da dinledikleri kurandan çok fazla yararlanamamaktadırlar. Bu da kuranın vermiş olduğu mesajları yeterince anlaşılmamasına sebep olmaktadır.

Günümüzde çok değerli ilim adamları hayatlarını kuran ilmine adamış değerli hocalarımız ve eserleri bulunmaktadır. Güvenilir mealleri bulunmaktadır. Artık ben Arapça bilmiyorum onun için kuran da neler var anlamıyorum demek mümkün değil. Kuranı kerim sadece namaz duaları ve ölülerimizi ziyaret ettiğimizde okunan dualar olarak çok dar bir çerçevede değerlendireceğimiz bir şey değildir ve olamaz.

Yüce Allah’ımız bize kitabında nelerden bahsettiğini hangi örnekleri verdiğini hangi mesajları verdiğini ve gösterdiği kurtuluş yolunun ne olduğunu artık kendi lisanımızdan okuyup bu perdeyi gözlerimizin önünden ve beynimizden kaldırmalıyız.

Bu kapsamda şahsi olarak çektiğim bir sıkıntı vardı. Mesleğim olan jeomorfoloji ve denizcilik alanında kuranda neler vardı. Bunu merak ediyordum. Allahın toplumları cezalandırması hep doğal afetler ve jeolojideki volkanlar, depremler, seller, gibi olaylarla olmaktaydı. Ayrıca rızık aramada denizlerin önemine ayrıca vurgu yapılmaktaydı. Ovalara, nehirlere, dağlara, renkli topraklara, yağmura bu unsurlar hepsi az yâda çok benim meslek ve ilgi alanımdı. Bununla ilgili çalışmaları aradım yazılmış olan eserler var mı diye baktım ama bu alanda yani yerbilimleri ve kuran alanında yazılmış eserleri pek bulamadım . Elime geçen ilk eser. Süleyman Aksoy Kur’an ın Jeolojik sırları diye kitabı idi. Kitabı incelediğimde jeoloji ve kuran ile çok fazla detayın olmadığını gördüm. İçinde astronomi ve güneş sistemi de yer almaktaydı.

Ben bu çalışmayı yaparken öncelikle bu jeoloji alandaki eğitimim denizcilik alanındaki tecrübelerim ve alanında kendini ispatlamış akademisyenler, hocalarım ve değerli yazarların makaleleri ve yazılarından da istifade ederek gerçeğe dayalı ispatlanabilir tekrarlar sonrası da aynı sonuçların alındığı tarihte ve yakın tarihte yaşanmış gerçeklerle de örtüşen bilgilerle donanmış bir çalışma yapmak istedim. Ben biyoloji, astronomi ve ya başka bir bilim dalında yazılar yazmak için yeterli değilim. Bir çalışma yapsam da sadece konunun uzmanlarının düşüncelerini aktaran bir çalışma olabilir herhangi bir yorum yapmak katkıda bulunmak söz konusu olamaz. Bende bu sebepten dir ki yerbilimleri ve deniz hakkında hem yaşadıklarımı hem de eğitimini alıp bugüne kadar edindiğim bilgiler dâhilinde bu iki alanda görüşlerimi, değerli hocalarım ve yazılarından faydalandığım diğer meslektaş ve yazarların bilgileriyle de harmanlayıp sizlere kuran ve yerbilimleriyle ilgili ayet süreleri beraberce değerlendirip konuyla ilgili fikir ve görüşlerimi diğer eser ve makale sahiplerinin görüşleri ile birlikte paylaşmaktır. Eksik olan bu saha ile ilgili beklide önümüzdeki süreçte çok daha kapsamlı çalışmaların yapılmasına vesile olabilir. Bu benim için büyük bir onur olur.

Bu konudaki çalışmalarıma üniversite hocalarımın eserleri kadar bazı alanlarda faydalandığım Sızıntı dergisinin değerli yazarlarının yazıları önemli yer tutmuştur. Ayrıca internet üzerinden konusu ile ilgili son çalışmalarından faydalandığı yabancı bilim adamlarının yazılı ve görsel sunumları proğramlarından da faydalandım. Yabancı bilim dergilerini de imkan dahilin de araştırdım. Bu işin fen bölümü idi.

Çünkü sadece bilimsel bir araştırma derleme yazısı değil bu çalışma. Aynı zamanda Kurandaki ayetleri ve anlamlarını da incelemek ve jeolojinin sahasına giren konuları inceleyip onlarla ilgili günmüzün bilgileri ışığında yazmaktı amacım. Yani işin sadece matematik bölümü fen bölümü değil mana bölümünüde göz önünde bulundurmak gerekiyordu. Bunun dışında beni aşan kuran ilmi ile ve ilgili ayetlerin meallerindeki manalarının neleri kapsadığı gibi konuları güvendiğim, ilmine inandığım hocaların eserlerinden faydalandım. Prof dr. Hayreddin Karaman,prof dr Mustafa Çağrıcı,Prof dr İbrahim Kafi Dönmez,Prof dr sadrettin Gümüş beraberce hazırladıkları diyanet işleri başkanlığı yayını olan Kur’an Yolu Türkçe meal ve tefsirinden faydalandım. Hasan Tahsin Feyizli hocanın Kuran meali Feyzül Furkan dan faydalandım. Müfessır: Seyyid Alaeddin Ali Bin Yahya Es- Semerkandi nin Bahrul Ulum Tefsiri , Elmalılı M.Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili ve birçok ilim adamının kitaplarından tefsirlerinden de faydalandım.

Fakat günümüz şartlarında ilmi açıklamalarda bulunurken konuyla ilgili son gelişmeleri yakından takip etmeye çalıştım. Bu konularda İslam tarihinde neler yapılmış kimler hangi araştırmaları yapmışlar diye bir arşiv taraması yaptım. Bu sırada değerli meslektaşım Jeo. Müh. Nevzat Bayhan’ın güzel bir yazısına rastladım. Bu konularda bizden önce kimler neler yapmış Müslümanlar yerbilimlerinde nerelere gelmişler bunları öğrenmemiz lazım bizim geçmişte nerede olduğumuzu bilmemiz ilerleme ve istikametimizin nereye olması konusunda yardımcı olacak bizlere.

İSLAM TARİHİNDE YER BİLİMLERİ İLE İLGİLENEN ALİMLER.


“İslâm ilim tarihine göz gezdirildiğinde jeolojinin meteoroloji, coğrafya ve kozmoloji gibi ilim dallarıyla birlikte ele alındığı görülmektedir. Müslüman ilim adamlarının birçoğu, üzerinde yaşadıktan gezegenin yapısını, oluşum mekanizmasını, madenlerin meydana gelişini, yerkabuğundaki değişimleri ve tektonik hareketleri açıklamaya çalışmış, yaptıkları sayısız keşif ve müşahadelerin yanısıra, İslâm'ın temel varlık ve yaratılış anlayışının ışığında Dünya ve daha genel olarak kâinat hakkında esaslı görüşler ortaya koymuşlardır. Burada enteresan olan husus, günümüzde saha jeolojisi çalışması yapan bir jeologun kullandığı pusula, lup, altimetre, mikroskop vb. âletlerden tamamen yoksun olunan, hele hele sondaj tekniğinin mevzubahis bile olmadığı o dönemlerde ileri sürülen, temel açıklamalar getirmeye yönelik bu tesbit, görüş ve teorilerin günümüzde kabul edilenlere yakın ve yer yer aynı olmasıdır.

İslâm jeoloji tarihinin ilk dönemleri incelendiğinde, IX. yüzyılın başlarında el-Câhız “Kitab-el Hayavan ve Kitabul Maâdin” isimli eserleriyle göze çarpar. Asıl adı Ebu Osman Amr bin Bahr olan Canız (776–869) daha küçük yaşlarında ilim meclislerinde ortaya attığı fikir ve eserleriyle tanınmış ve Halife Memun tarafından saraya kabul edilmiştir.

Daha sonra Basra'ya çekilen ve orada vefat eden âlim edebiyat, ahlâk, psikoloji, botanik, zooloji, jeoloji gibi ilim dallarında söz sahibi olmuş ve kendisinden sonra gelenlere Aristo ve eski Yunan etkisinden arınmış bir düşünce temeline dayanan ölçüler bırakmıştır.

“Kitabul Hayavan” adlı eserinin bir bölümünde dağların, kayaların, deniz ve nehirlerin oluşumuyla ilgili ayrıntılı bilgiler veren Cahız, bazı kayaların başlangıçta sıvı halde bulunup daha sonra katılaştığını ileri sürerken. Dünya'nın ilk oluşum safhasındaki ergiyik magma halini düşünüyor, “dağlar en son oluştu” derken bu onun, gerek mekanik (çarpışma-collision), gerekse temel (mağmatik yükselim) şekilde dağ oluşum (orojenez) mekanizmasının litosfer tabakasının soğuyup katılaşmasını takiben işlediğini bugünkü detay verileriyle olmasa bile genel hatlarıyla tesbit etmiş olduğunu gösteriyordu.

Ayrıca, denizlerin karadan nehirler yoluyla taşınan maddelerle dolarak kaybolduğunu (regresyon-tortul kara oluşumu), yer tarihi boyunca denizlerin coğrafik bir yer değiştirmeye uğradığını eserinde belirten Cahız, deniz suyu ve kaya kimyası ile alâkalı bilgiler de vermektedir.

“Risale Fi Enva-il Cevahiril Samina ve Gayriha'' ve “Risale Fi Envail Cevahir” adlı eserlerin sahibi olan el-Kindi (803-872) özellikle mineroloji konusundaki enteresan tesbitleriyle dikkati çeker. El Kindi ayrıca izafiyet teorisini geliştirmiş, fizik ve meteoroloji sahasında asırlarca kendisinden söz ettirmiş, optik konusunda ışığın davranışına ilişkin tarifler getirmiş, musikiye ilk defa ilmi bir yaklaşımda bulunmuştur.

Madenlerin oluşumu konusunda Dinaveri, minerallerin fiziki ve kimyevi özellikleri hususunda Cabir Ibni Hayyam ilk akla gelen isimlerdir. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşayan Hayyam irili ufaklı 2000’den fazla eser telif etmiştir. Kendi çağma kadar kabul edilen, Aristo'nun “Madenlerin Asli Unsurları” teorisinin tenkidini de yapan Hayyam, günümüzde geçerli asitbaz kanunlarına kadar benimsenen civa-sülfür teorisini ortaya atmıştır.

Bununla ilgili olarak eserinde şöyle demektedir; “Esas olarak bütün metal ve madenler, pıhtılaşmış sülfürle karışık civadan meydana gelmişlerdir. Birbirlerinden sadece bazı arızi özellikleriyle ayrılırlar. Bu farklılıklar da, sülfürün Güneş'den etkilenmesinden ve yeryüzünün çeşitli yerlerindeki bulunuş şekillerinden kaynaklanmaktadır. Civa ve sülfür bir element meydana getirirken, tabiatlarını korurlar. Fakat birbirlerine o kadar yaklaşırlar ki, göz onları yeni bir şekilde görür. Eğer birisi onları kimyevi olarak ayırırsa, ikisinin de, kendilerine has kimyevi ve fiziki özelliklerini kaybetmediklerini ve birbirlerine dönüşmemiş olduklarını görecektir.” (Bayraktar, M.S. 164).

Zekeriya er-Râzi de minerallerin fiziki ve kimyevi hususiyetlerini inceleyerek, sağlık açısından önemlerini belirlemeye çalışmıştır.

Onuncu yüzyılda ise, el-Biruni ve Mesudi jeolojide yeni bir çığır açmışlardır. Yer yüzeyinden itibaren açılan yarma ve kuyulardan aldığı kesitlerle zemin yapı sini ve tabakalanmayı inceleyen Biruni, kaya birimlerinin oluşum ortamları hakkında yorumlarda bulunmuştur. En önemlisi, bulduğu fosilleri inceleyerek, çalışma sahasının paleocoğrafyası hakkında doğru tahminlerde bulunmuş ve modern paleocoğrafik çalışma metodlarının esaslarını ortaya koymuştur. “Kitapül Tahdid” isimli eserinde şunları söylemektedir: “Benzer şekilde, deniz karaya, kara da denize uzun zaman periyodu içinde dönüşmüştür. Arap yarımadası bir zamanlar denizdi, daha sonra karaya dönüştü. Orada kuyu veya havuz açıldığı zaman, bunun delilleri halen izlenmektedir. Çünkü bunlar (istif) Önce toprak, kum ve çakıl tabakalarıyla başlar. Daha sonra toprakta, belli bir gaye için gömülmesi mümkün olmayan kemikler ve hayvan kavkıları bulunmaktadır. Hatta, çıkarılan bazı taşlara yapışık olarak hayvan kavkıları, iskeletler ve “balık kulakları” adı verilen fosillerin bazen çok iyi korunmuş olduğu gözlenmekte veya yer çukurlarında halen şeklini koruyan, sıkışarak çürümüş hayvanlara rastlanmakta...” (Bayraktar, M.. İslâm'da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Ankara, 1985, s. 159).



Mesudi ise, “Murucu'z-Zeheb” adlı eserinde yeraltı suları ve deprem konularındaki görüşleriyle hidrojeoloji ve sismolojinin, delta ve yanardağlar hakkında tesbitleriyle sedimontoloji ve volkanolojinin temellerini atmıştır.

Ashâbı Kiram (r.a)'ın büyük âlimlerinden Hz. İbn Mesud (r.a)'ın neslinden gelen Mesudi, vefatına (956) kadar “seyyar” denebilecek bir hayat yaşadı ve yüzlerce ilim merkezini dolaştı. “Maadin-il Cevahir” isimli müstesna eserinde sahibi olan Mesudi, 18 ve 19. asır Avrupasında dilden düşmeyen şahsiyetlerdendi.

İbni Sina günümüz jeologlarının, kaya oluşumu hakkında bildikleri “ Sedimanter (tortul) Kaya-Aşınma Taşınma-Birikme Sıkışma” prosesini “Şifâ” isimli kitabında, gözlemlerine dayanarak açıklıyor, sedimantoloji ve stratigrafiyi, temel ilkeler itibariyle, neredeyse günümüzdeki yapısına kavuşturuyordu.

Amu Derya ırmağı kıyılarında, Karakurum dağları ve ovasında yaptığı incelemelerde, özet olarak şu neticelere varmıştır: “Kayalar ya birikme ve taşlaşma sonucu veya çamurların kurumasıyla, ya da suyun katılaşmasıyla oluşurlar” Burada, sudan kaya oluşumu ifadesini, suyun içindeki Si, Ca, Na, Mg, CO3 gibi iyonların aşırı doygunluğa ulaşıp çökelmesi şeklinde anlamak mümkündür. İbn Sina, “yeraltında veya yerüstünde bulunan sular sıcaklık ve topraklaşma nitelikleri sebebiyle taşlaşırlar” derken, muhtemelen bunu anlatmak istiyordu. Coğrafi, şekillerin oluşmasını deprem, tektonik hareket, erozyon, rüzgâr ve ısıya bağlayan İbni Sina, Adams'ın da ifade ettiği gibi, bugün de geçerliliğini sürdüren orijinal görüşler ileri sürmüştür (Adams, F. D., Birth And Deuelogment Of The Gological Sciences, Dover Pub., New York, 1938).

Kilin taşlaşmasını 23 senelik bir periyod içinde inceleyen İbni Sina, fosilleşme olayını taşlaşma, madenlerin oluşmasını ise derinliklerdeki merkezi sıcaklıkla (magma) açıklamış, Mesudi gibi, fosilleri inceleyerek kayaların geçirdiği safhalara yorumlar getirmiştir.

Voltair'in zamanına kadar Avrupa'da fosil veya çürümüş kemikler uğursuz olarak kabul edildiğinden bunlara pek yanaşılmamış, iskeletlerin dev insanların kemikleri olduğuna inanılmıştı. İbni Sina bunların yüzyıllarca önce yaşamış kara ve deniz hayvanlarına ait olduklarını eserinde belirtmiştir.

Minerallerin sınıflamasını da yapan Sina, depremlerin esas sebebinin, derinlerdeki mağmatik faaliyet olduğunu belirtmiştir. Yine deprem konusunda Dımişki (vefatı 1176), sebeb ve neticeleri geniş olarak ele aldığı “Kitabüz Selazil” adlı eseri telif etmiştir.Ortaçağda jeolojinin otorite kabul edilen isimlerinden birisi de Batı'nın “müslümanların Pilinus'u” dedikleri Kazvini (1202-1283) dir. Tahran'a 150 km. uzaklıktaki Kazvin'de doğan Zekeriya bin Muhammed çok kısa zamanda tarih, astronomi ve jeolojide söz sahibi oldu. “Acaibul Mahlukat ve Acaibul Buldan” isimli ansiklopedik eserleri yazan Kazvini, Dünya'nın küre şeklinde olduğunu belirtmiş, hava, su, bitki, hayvan ve madenlerden detaylı olarak bahsetmiş, dağ, dere, ada, deniz ve nehirlerin oluşumu hakkında görüşler serdetmiştir.

Batı'da ancak 1920'de inceleme konusu olan kaya manyetizması ve fosil manyetizma yedi asır evvel Kazvini tarafından ele alınmış, modern jeolojinin keşiflerinden sayılan Reversal Manyetizma (ters dönümlü manyetik alan) daha o zaman, bu müslüman ilim adamı tarafından ortaya konmuştur. Eserinde, dağların oluşumunu ve sebeblerini de inceleyen Kazvinî, “her 36.000 (otuzaltıbin) yılda, yıldızlar dolaşımlarını tamamlarlar ve Yeryüzünde büyük değişiklikler olur; karalar denizlere dönüşür, denizler kurur, dağlar ova, ovalar dağ olur. Kuzey güney olur...” gibi modern bilimlerin vardığı neticelere uygun görüşlerini dile getirmektedir.


Ayrışma, aşınma, birikim alanına taşınma ve depolanmayı, “dağlar güneş ısısıyla toprağa ve kuma dönüşür ki, rüzgarların tesiriyle nehirlere, buradan da denizlere taşınır ve zamanın geçmesiyle aralarda tepeler meydana gelir; böylece denizlerde çıkıntılar görürüz...”

şeklinde ifade eden Kazvinî, 1950'lerde Airy ve Pratt tarafından ileri sürülen “ izostazi”yi (dağların kabukta, yoğunluk farklarına göre ovalık kısımlarla bir denge oluşturması) “dağlar yeryüzünde doğrudan denge sağlarlar...” sözleriyle asırlar öncesinden haber veriyordu. (Zekeriya, el-Kazvinî, Acatbul Mahlukat, Beyrut, 1976, s.298)

Depremleri volkanizma ve mağmatizmaya bağlayan Kazvini, yer altındaki basınç için buharı örnek vererek şunları yazmaktadır: “Buğular ve buharlar yeraltı çukurlarında su halinde yoğunlaşmadığı veya sıcaklık sebebiyle dağıtmadığı zaman çıkış bulamazlarsa, bir kimsenin vücudunu ateşin titretmesi gibi, onlar da yeryüzünü titretirler.”

Oniki ve onüçüncü asırda yetişen birçok jeoloji aliminden, eserleri günümüze kadar gelenler, “Kitabu Azhar-il Efkâr fi Cevâhir-il Ahcâr” adlı eseriyle Et-Tifaşî (vefatı 1254), “Kitabu Kenz-il Ticâr fi Marifet-il Ahcâr” isimli eseriyle el-Kabucakî, ve “Mebahic” adlı tabiat ilimleri ansiklopedisiyle el Vatvat'tır. Bu üçü daha çok mineroloji üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmış olup, o günün şart ve imkânlarında ulaşılması zor başarılı neticeler elde etmişlerdir.

Osmanlılar devrinde jeolojiyle ilgilenen ilim adamları, Kazvinî'nin eserlerini bu konuda rehber kabul ederek çalışmalarını sürdürmüş ve yeni eserler ortaya koymuşlardır. Ali bin Abdurrahman'm “Acâibi Mahluka ve Durri Meknun”, Şeydi Ali Reis'in 16. asırda günümüze ulaşan ' 'Kitabül Muhit” ve Ali Sipahizâde'nin “Evzahul Mesâlik” adlı eserleri, bu konuda oldukça orijinal sayılabilecek tesbitler içermektedir.

Onbeşinci asrın sonunda Yahya bin Muhammed el Gaffari'nin yazdığı “Kitabul Yakutil Mahazin fi Cevâhir-il Maâdin” ve 16. asırda İznikli Ali Bey'in telif ettiği “Durerul Envâr fi Esrâr-il Ahcâr” adlı eserlerde ise, mineroloji için temel teşkil edecek fikir ve değerlendirmeler dikkati çekmektedir. Onyedinci yüzyılda ise, Farsça'dan Türkçe'ye çevrilmiş olan Hint-Türk Sultanı Evrengzib'in zamanında yaşamış Zeynel Abidin'in “Mecmuatüs Sanayi” adlı mineroloji eseri kıymet taşımaktadır.

Bunların yanısıra aynı yüzyılda, deprem mevzuunda geniş araştırma ve tesbitler ihtiva eden “Keşf-uz Zelzele an Vasf-iz zelzele” adlı eser ise Celaleddih Suyuti tarafından kaleme alınmış ve aynı yüzyılda “Zelzelenâme” adıyla Farsça'ya çevrilmiştir. Varlık âleminin ve külli var oluşun tek bir gayeye yönelik olması, bir diğer deyişle, her bir eşya ve hâdisenin, ebediyet için yaratılan insan için hazırlanmış kainat misafirhanesin deki kısa imtihan döneminde, ona musahar kılınması, “birlik içinde çokluğu ve çokluk içinde birliği” ortaya koymaktadır.

İşte, tek bir Zâtı Kerîm'in ilim, kudret ve rahmet kalemiyle yazılan bu Kâinat Kitabı'na bu gözle bakan müslüman âlimler, tabiatıyla bölmeli bir kafa yapısından uzak kalmışlar, kısaca “Tevhid Sikkesi”ni görmüş ve göstermeye çalışmışlardır. Onlar, Biyosfer'i Atmosfer'den, Litosfer'i Hidrosferden ayrı düşünmemişler ve daha da önemlisi, bütün bunlarla, bunların var oluş gayesi olan insan arasındaki irtibatı da mükemmel bir surette kurmasını bilmişlerdir. Zira onlar, Kuran Kainat'ı okurken, dinlemesini bilenlerden olmuşlardır.”[1]

Allah’ın yeryüzünü yaratırken bir çok ilmi kullanmıştır. Bu ilimlerden binlercesi katında Levh-i mahfûz da saklıdır. Zilzal süresinde jeoljinin bir başka alanı (sismolji,deprem bilimi) içine giren faaliyetler olaylar gerçekleşiyor. Karia süresi 5. Ayet, Mearic süresi 9. Ayet Volkanlar yanardağlar var. Buna benzer daha bir çok ayet jeolojinin kapsadığı alanlarda örnekler veriyor. Kavimlerin yok olmasında ,cezalandırmalar da hep jeoloji ,meteoroloji,hidroloji, Oseonografya bilimleri yer almıştır.Biz bunlara doğa olayları diyoruz. Böyle deyince sanki olaylar kendiliğinden oluyormuş gibi bir izlenim oluşuyor. Halbuki bütün bunlar Allah’ın izniyle oluyor.

59. Gaybın anahtarları da O’nun katındadır, onları O’ndan başkası bilmez.(2) Karada ve denizde olan (her) şeyi O bilir. Bir yaprak düşmez ki (Allah) onu bilmesin. Ne yerin karanlıkları içindeki bir tane, ne yaş, ne kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitab’da (Levh-i mahfûz veya İlm-i İlâhî’de) olmasın.

“Burada Allah’ın ilminin, karalar ve denizler gibi en geniş varlık ve olaylardan, düşen bir yaprağa, yerin karanlıklarındaki bitki tanesine, kururluk , yaşlık vb. keyfiyetler gibi en basit varlık ve olaylara kadar her şeyi kuşatıp kapsadığı,dolayısıyla bütün bunların en yüce,en ince bilgi ve kudretle yaratılıp düzenlendiği ifade buyrulmuştur.” Kuran yolu Türkçe meal ve tefsir 2. Sa-414

YERYÜZÜNÜN İNSANLAR İÇİN YARATILMASI.

Bakara 30- Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler, Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.

Kuran kıyamete kadar insanlara yol gösterecek olması onun her çağda güncel kalması ve her çağdaki insanlara hitap edebilmesi için gereken bilgilerle donatılmıştır. Eksiksiz ve doğru olarak günümüze ve kıyamete kadarda var olacaktır.

Bizler bilimde ilerledikçe Kuran da bahsedilen konuları anlamamız daha kolaylaşmaktadır. Yüzlerce sene önceki insanların anlayışıyla şu anda yetişmiş çeşitli bilim dallarında uzmanlaşmış bilim adamlarının kurandaki ayetlerde bahsedilen ilmi konuları anlaması arasında çok fark vardır. Eğer biz 1400 yıl önce çölde develer, atlar, çamurdan kerpiçten evlerde yaşayan, okuma yazması olmayan her an bir zorbanın gazabına uğrama tehlikesi ile kurak ve çorak bir ülkede hurafelerle dolu tanrı diye taşlara tapan bir topluluğa

“ Neml (88) dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”

Ayettin de belirtildiği gibi dağların bulutlar gibi hareket ettiğini söylesek ne anlarlardı. Günümüzde jeoloji ilmindeki gelişmeler, uydulardan yerdeki hareketleri milimetre bazında ölçebilme ve benzer teknolojilerle artık kıtaların yılda 1-5 cm hareketlerini gözlemliye biliyoruz. Bu hareketler milyonlarca senede dağların yüzlerce km bulutlar gibi hareket ettiğini göstermektedir. Kuran sadece indirildiği devre 1400 yıl öncesine hitap etmekle sınırlı kalsaydı kıyamete kadar sürecek yol göstericiliği kalmayacaktı. Kuran indirildiği zamanda ki insanların anlayabileceği bir dilde ve de hayatlarında olan nesnelerle örnekler vererek ayetleri açıklamıştır. Yeri gelmiş deveyi yeri gelmiş alacalı bir ineği yeri geldiğinde bir hurma dalını yeri geldiğinde de boş bir kütüğü örnek vermiştir. Bu örnekler de bahsedilen maddeler malzemeler hep o devirde kullanılan eşyalar ve yaşayan toplumun bildiği nesneler ve canlılardır. Böylece inmiş olduğu toplumun anlamasını kolaylaştırmıştır. Bu arada kullanılan dil hem zamanın hem de gelecek nesillerin anlamasına yardım edecek üsluptadır.

Her topluluğa kendi içinden kendi dilini konuşan peygamberler ve uyarıcılar gelmiştir. Ve zamanın gereken örnekleri ne ise herkesin bildiği öyle ya da böyle kullanıp gördüğü nesnelerle örnekler verilmiştir. Başka coğrafyalarda adını sanını bilmedikleri şeylerden bahsedilmemiştir.

Bazen zamanının çok ötesinde anlaşılabilecek örneklerde vardır. Ama bu örnekler o günkü insana hitap etmiyor değil sadece onun anlayacağı şekilde hitap ediyor. Daha sonra gelecek kavimler topluluklar bunu anlarken farklı yorumlayarak aynı sonuca ulaşacaklardır. O zaman ki insanlara bildikleri varlıklar olan insan ve cinden bahsetmek anlaşılmaz değil Allah’ın yarattığı iki canlı farklı boyutlarda farklı yapılarda iki canlı Allah’ın kulları göklerin ucu, yerin ucu diyerek görebildikleri hayal edebildikleri sınırları anlatıyor. Ayrıca tanıdıkları duydukları en büyük güç nedir yöneticileri kralları imparatorları o bölge içinde sultanları en büyük güç. Yani sultan denildiğinde çok büyük bir güç algılanıyordu o zamanın insanının aklın da. Nasıl ki şimdi arabalarımızın gücünü beygir gücü ile ölçüp tarif ediyoruz; Araban nasıl iyimi gücü ne dendiğinde 100 beygir iyi bir araba diyorsak karşımızdaki de 100 beygiri biliyorsa arabanın gücünü anlıyor. Arabaların motor güçleri ve teknolojisi hakkında bilgi sahibi olan birine 500 beygir arabam var dersen. Arabayı görmeden gücün fazlalığı karşısında ne kadar özel bir araba olduğunu anlar. Karşımızdaki kişi bildiği anladığı bir kelimeyi duyunca idrak edebiliyor. Bu sebepten büyük bir güç ,sultan bir güç olmazsa arzdan ayrılamayacağını Kuran’ın indiği dönemin insanlarına bu şekilde izah ediyor.

Rahman (33)-- Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.

Burada Rahman (33) de 1400 yıl önceki topluluğun anlayacağı şekilde gökler ve yeryüzünün sınırlarından geçmek için ya da sınırlarına gitmek için büyük bir güç gerekiyor. Bu da 100 binlerce beygir güç üreten roketler ve uzay araçları ile olmaktadır. Fakat daha uzay kavramının bile olmadığı dünyanın yuvarlak dahi olduğunu bilmeyen atmosferi tanımayan yerçekimi gücünü bilmeyen bir topluluğun bunu uzaya çıkmak diye anlamasını beklemek hayal olur. Fakat uzay teknolojisinin geliştiği nerdeyse her ay uzaya bir uydu ya da roket yollayan bir insanoğlunun bilgi düzeyi ile tekrar okunan bu ayetin anlamı.1400 sene önce bu ayeti okuyan insanlardan biraz daha farklı olacaktır. Belki 100 yıl sonra yeni bilgilerle daha da gelişmiş şekilde algılanacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Şu konuda daha çok bilgi sahibi olmalıyız. Varlığımızı sürdürecek kâinat ta bildiğimiz tek yaşanabilir yer olan dünyamız. Dünyamız nasıl yaratıldı hangi evrelerden geçti kuran da bununla ilgili ayetler nelerdir. Bu mükemmel düzen nasıl oluştu. Hiç başımızı kaldırıp etrafımıza baktık mı? Dağlara ovalara nehirlere okyanuslara ormanlara taşlara büyük düzlüklere yalçın dağların arasındaki o ender geçitlere tertemiz suya tam oranında olan oksijene (biraz azı ya da biraz fazlasının ölümcül olabileceği bir denge var.) Her şey insanoğlunun tamda yaşaması için gereken oranlarda şekillerde oluşmuştur. İşte her birinin bir mucize olarak adlandıracağımız bu nimetlerini ayetlerin arasından daha dikkatli bakıp okuyup verilen mesajları almalıyız. Yaratıcıya dağların taşların yeryüzündeki her bir zerrenin şahadet getirdiğini bilerek bu ayetleri bir kez daha okuyup düşünmeliyiz. Bildiğimiz manada bilinci olmayan bir taş parçası dahi bu zikri şahadeti yaparken dünyanın yaratılma sebebi olan insanoğlunun bu konuları düşünmemesi çok büyük bir kayıp olur.

Bu sebeplerden dolayı önce dünyamızın oluşumu daha sonra bu oluşumun evreleri jeolojik zamanlar ve bu safhalarda etki eden unsurlar ve bilim dallarının neler olduğu ve nasıl roller üstlendiğine bir göz atalım.



[1] Jeo. Müh. Nevzat BAYHAN Eylül 1990 Yıl : 12 Sayı :140 İslam İlim Tarihinde Jeoloji